❤️‍🔥 Sol Ayağım 2 Kitabının Özeti

WUFqs. Sevgili blog okurları, Bugün sizlere yine büyük bir keyifle okuduğum bir kitaptan daha doğrusu biyografik bir eserden bahsedeceğim. Kitapta anlatılan hikayenin hem gerçek kahramanı hem de yazarı Christy Brown1930-1981'dır. Bu kitabı özellikle engellilik durumunu çocuklarımıza öğretmek ve bir bilinç aşılamak için, zorlukların üstesinden gelmenin ne demek olduğunu anlamaları için okutulmasını şiddetle tavsiye ediyorum. Christy Brown, 5 Haziran 1932'de İrlanda'nın Rotunda Hastanesi'nde yirmi üç çocuklu bir ailenin onuncu çocuğu olarak dünyaya gelir. Fakat bebekliğinin daha dördüncü ayında annesinin fark etmesiyle diğer çocuklara göre bedensel hareketlerinde bazı sorunlar olduğu görülür. Bu onu ilerleyen yıllarda giderek kötüleşen biçimde ellerinin her zaman sıkılı, kafasının arkaya doğru bükük ve çenesinin sımsıkı kapalı bir şekilde davranış göstermesine devam eder. Hatta on iki aylıkken bile durum böyledir. Doktorlar daha en başta -neredeyse hepsi- ümitsiz bir şekilde onun zihinsel engelli embesil olduğunu annesine söylerler. Fakat annesi onun bu şekilde olduğuna kesinlikle inanmaz. O, çocuğunun zeka sorunu olmadığını sadece bedensel engelli olduğuna kendini inandırır. Bu konuda kendisine telkinde bulunan tüm akrabalarının itirazlarına rağmen ona hatta ona “tuhaf şey” yakıştırmalarında bulunmalarına rağmen onu diğer çocuklarından ayırt etmeksizin hatta daha bir sevgi ile bakar. Bu Christy’in gelişmesinin ilk başlangıcıdır. Bu arada yaşı ilerledikçe kardeşleri okula gidiyor oysa Christy sadece pencereden dışarıyı izliyor, konuşmuyor ve sadece homurdanarak konuşabiliyordur. Annesinin kendisi hakkındaki haklı çıkaracak ilk tepkisi, kardeşinin yerde yazı yazmaya çalışırken sol ayağıyla onun sarı tebeşirini alarak tahta zemine büyük bir inatla Anne kelimesinin ilk harfini A harfi yazmak oldu. Bu ailede büyük bir heyecan yarattı. Sonrasında uzun uğraşlarından ve inadından sonra tam olarak ANNE MOTHER kelimesini yazarak, anne ve babası ile kardeşleri de dahil tüm ev halkını sevince boğmuştu. Sonrasında sırasıyla annesinin harfleri öğretmek için yerdeki tahtaya tebeşirle yazmaya teşvik etmesi ve sonrasında bunu kalemle kağıda dökmesini telkinlemesi, yine kardeşinin sulu boya ve fırçalarıyla harika resimler yapmasını desteklemesi neticesinde, nihayet yaptığı çizimlerden birinin Sunday Independent Gazetesinin 12-16 yaş arası Noel resim yarışmasında birinci olmasıyla, hem kendine ve hem de annesinin ona olan güvenini taçlandırılmış oldu. Büyüdükçe ara ara insanların kendisine “acıyan bakışlarına” isyan ederek sinirlense de; gerek annesi ve ailesinin ona olan derin ilgisi gerekse kardeşlerinin mahallede onu oyunlarına sokması ve ondan ayrılmamaları onu bir nebze de olsa rahatlatmaktadır. Zaman ilerledikçe ailenin tüm fakirliğine rağmen onun özel durumunu inceleyen hastane onu daha yeni başlatılan profesyonel bakım ve tedavi programının uygulanacağı bir programa dahil edilmiştir. 20 yaşına kadar hem konuşması hem okuma-yazma becerisi, hem kitap yazma becerisi bir hayli gelişen Christy, Dublin'deki engelli çocuklar yararına yapılan konserde doktorunun teşviki ile onun yanında konferans vermesi, konuşmasının sonunda katılımcıların annesinin gayret ve çabalarını ona çiçek vererek onurlandırması ile hayat serüvenin ilk bölümü başarıyla son bulmaktadır. CHRİSTY BROWN’DAN SOL AYAĞIM Christy’nin doğumu çok zor olmuş annesinin anlattığı kadarıyla Christy ve annesi ölüyorlarmış. Ama tedavi edilerek ölüm çizgisinin diğer tarafına geçmemişler. Toplamda yirmi iki çocuğu olan ortanca gruplardan biridir iki çocuğun, on yedisi yaşamış dördü bebekken ölmüş. Geride kalan on üç çocuk sağlık bir şekilde yaşamaya devam ediyormuş. Erkek kardeşleri Jim,Tony ve Paddy idi. İki kız kardeşi vardı bunların adı ise Lily ve Mona. Christy de sorun olduğunu gören annesiymiş. Çünkü ne zaman beslemeye kalksa kafası düşüyor, dişleri birbirine kenetleniyor çevresinde dağ gibi yastıklar olmadan oturamıyormuş. Annesi bu durumu fark edince hemen kocasıyla paylaşmış , hastaneye götürmek için yola koyulmuşlar. Hastanede o acı gerçeği öğrenince şok olmuşlar çünkü Christy beyin felci teşhisi konulmuştu. Doktorlar gerizekalı olacağını da söylese de annesi bu durumu hiçbir zaman kabul etmemişti. Her zaman kendi kendine ve ailesine şu sözü söyledi benim çocuğum beyin felçli ama zekasında bir sorun yok olmayacak demişti ailesine ve kendine . Artık işe koyulmuştu Christy’nin gerizekalı olmadığını herkese gösterecekti. Diğer çocuklarını okula gönderdiğinde saatlerce Christy ile ilgilenip onunla konuşup , ona nesnelerin isimlerini, alfabeyi öğretmeye koyulmuştu , ilk başlarda çok zorlandı annesi tüm çabaları boş çıkacak diye korkuyordu ama ne olduysa bir akşam günü tebeşiri sol ayağıyla tutup A harfi yazmasıyla başladı . Artık sorun çözülmüştü o beyin gerizekalıdeğildi . Annesi çok sevinmişti ona diğer alfabeleri kolayca öğretti .Kardeşleri , babası o kadar çok mutlu oldular ki. Artık konuşamasa da insanlar ile anlaşabilecek , yazışabilecekti. Hayata annesinin sayesinde tutundu Christy. Annesi hiç bıkmadan , diğer çocuklarına gösterdiği ilgi ve sevgiyi Christy’e de gösteriyordu. Artık Christy yazılar yazabiliyor ailesiyle homurdanarak da olsa konuşabiliyordu. Kardeşleriyle oyun oynuyordu ve en sevdiği , el arabasına binip kardeşleriyle birlikte gezmek ona mutluluk veriyordu. El arabasına verdiği isim Hendry idi. Onu çok seviyordu Christy çünkü onun sayesinde gezebiliyor kardeşleriyle oyun oynaya biliyordu. Bir gün arabası bozulmuştu Christy’nin hayata küsmüştü ozaman çünkü dışarı çıkamıyor , kardeşleriyle oyun oynayamıyordu . Babası duvar örme ustası olduğu için çok fazla para kazanamıyordu. Bu yüzden arabada alamıyordu ama annesi biriktirdiği paralar ile daha sonra güzel bir araba almıştı Christy’e .Hayatta olmak ya da olmamak böyle bir şey olsa gerek. Christy kendini geliştirmişti artık resim yapabiliyordu sol ayağıyla. Çizdiği resimler o kadar çok büyüleyiciydi ki annesi gurur duyup göz yaşlarına boğuluyordu. Okula gidemediği için annesi evde eğitim görmesini diğer çocuklarından geri kalmamasını istemişti. Matematik , geometri , edebiyat gibi dersler görüyordu Christy ve çok mutlu oluyordu bu dahi genç. Daha çok kitap okuyordu artık , resim yapıyordu başarılı genç. Tedavi de görmeye başladı ama yaşadıkları ev o kadar çok küçük ki tedavi sırasında küçük kazalar oluyordu annesi de bu duruma çok üzüldü ve bahçeye bir tane oda yapmaya karar vermişti. Ancak, du­varcı ustası babası ve dört kardeşi bu işe razı değillerdi. Bir gün, annesi duvarı örmeye başlayınca çaresiz kendileri yapmak zorunda kaldılar. Paraları oldukça yapıyor, para bittikçe duru­yorlardı. Nihayet aylar sonra bitti. Şimdi daha rahat ve geniş bir ortamda tedavi için içinde, Dr Collis’ten yazma ile ilgili çok teknikler öğ­rendi Christy. Aynı zamanda, eğitimi için, Christy’e Bay Guthne isminde öğretmeni bulan da oydu. Yeni öğretmeniyle de aralarındaki ilişki dostluğa, işbirliğine ve güvene dayalıydı. O kadar çok kendine gelmişti ki Christy onunla rahat bir şekilde konuşmaya gevezelik yapmaya bile başlamıştı. Ancak, yazmayı nasıl yapacaktı. Sürekli bir başkasına yaz­dırmak olmuyordu hep bunu düşündü Christy. Bir gün kardeşini dışarı çıkardı ve sol aya­ğıyla yazmaya başladı. Saatlerce yazdı. Burl Ives’in Dublin’deki konseri hayatındaki en heyecan ve­rici olaylardan biri olarak kalacaktı. Çünkü Christy’nin yazdıkları orada oku­nacaktı. Dr. Collıns kürsüye geldi ve Christy’nin otobiyografisini okumaya başladı. Bin beş yüz kişilik salonda, önceleri dinleyen insan sayısı çok azdı. Sonra, yavaş yavaş seslerin kesildiğini ve insanların dikkatle dinledikle­rini gördü Christy. Bütün bunları ben mi yazmıştım? Hayret ediyor­dum , diyordu hep. Ve alkış kopmuştuherkes Christy’nin gerçek hikayesine büyülenmişti yaşadıkları gerçekti evet ama şu unutulmaması gerek başarmak istediğini başarabilirsin. ROMANDAKİ KİŞİLER VE ÖZELLİKLERİ Christy Brown Romanın baş kahramanı ve yazarıdır. Yaşadığı olaylar onu hiçbir zaman hayata yenik düşmeyi amaçlandırmamıştır. Beyin felci geçirmesine rağmen hayata tutunmuştur. Ressamdır aynı zamanda sol ayağıyla çizimlerini yapmış ve romanını yazmıştır. Ellerini kullanamaması hayata küstürmemiştir onu. Olmak böyle bir şeydir. Hayatta kalmış mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmiştir. 1981 yılında ölmüştür. Bayan Brown Annesi Çocuğunun beyin felçli olduğunu öğrenince hayata küsmemiştir aksine daha çok Christy’e bağlı kalmış ve onu hayata bağlamıştır. Olanlara üzülse de Christy’nin gelişmesinde büyük bir etkisi vardır. Bay Brown Babası Duvar örme ustasıdır. Kazandığı paralar az olsa da mutluluk parayla alınmayacağını bize romanda göstermiştir. Oğlunun gerizekalı olduğuna inanmamıştır öylede olmadığı için oldukça mutlu olmuştur. Jim, Tony, Paddy Christy’nin erkek kardeşleridir. Paddy kardeşlerinin en büyüğüdür. Tony Christy’nin abisidir ve oldukça yaramazdır. Lily ve Mona Christy’nin kız kardeşleridir. Lily ailenin küçük annesidir. Siyah bukleleri ve parlayan gözleriyle ufak tefek, sıska bir çocuktur. İstediği zaman çok tatlı olabiliyor , kızdığında ise tatlılığından eser kalmıyordur. Mona sürekli dışarıda gezen , gezmeyi dolaşmayı seven birisidir. Dr. Warnants Christy’nin hastalığının en başından beri tedavi eden doktorudur. Hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmamış ve her zaman iyileştirme çabası gösteren kişidir. Katriana Delahunt Christy’e yardım eden kişidir. Jenny Christy’nin aşık olduğu kızdır. Ama engelli olduğu için Christy’nin aşkına karşılık vermez. Hendry Christy’nin el arabasının adıdır. Onu çok sever onun sayesinde dışarıda gezip arkadaşlarıyla oyunlar oynar . Christy’nin doktorudur. Christy’e çok yardım sağlamıştır. Londra da tanığı beyin uzmanı akrabasının yanına götürür. Christy i mutlu eden kişi. ROMANDA ZAMAN Romanda zaman Christy’nin doğumundan Burl Ives deki Dublin konserine kadar geçen zaman aralığıdır. Christy’nin hayatı anlatıldığı için genellikle geçmiş zaman kullanılmıştır. ROMANDA MEKAN İç mekan , Christy’nin evde tedavi görmesi , mutfakta resim çizmesidir . Christy’nin mutfakta yuvarlak masası vardır bazen ona bakarak hayaller kurar orda annesi yemek pişirirken oda bazen kitap okur bazen annesinin dediklerini dinler. Dış mekan, Evin bahçesinde ailesi ile oturması, bahçede kardeşleriyle oyun oynamasıdır. Sokakta Hendry’ninel arabası üstüne oturarak kardeşleriyle sokakta mutlu bir şekilde gezmesi. Londra’ya tedavi için gitmiştir. Orada engelli arkadaşlarıyla gittiği gezide bir çok yerler gezmiştir. Romanda Beğendiğim Bölüm Ve Düşüncelerim Bir genci karamsarlığa götüren bilinmeyen ve tedavisi olmayan bir beyin felcine yakalanması beni oldukça üzmüştü. Yaşamakla ve ölüm arasında olan ince bağda ilerledi hep Christy. Annesinin hiç bıkmadan yardım etmesi, gerizekalı teşhisi konmaması için oğluyla saatlerce konuşup ona kendini anlatması etrafındaki canlıları, nesneleri anlatması ve sonunda onu hayata geri bağlaması beni çok mutlu etmiştir. Evet aşkı da tattı ama karşılık alamadı diğer insanlar gibi olmadığı için . Ama diğer insanlarda olmayan özellikler vardı onda bunu kimse düşünemedi resim çizdi , çizdi . O kadar çok iyi çizimler yapmaya başladı ki ressam olmuştur artık bu ne kadar gurur verici bir şey. Aynı şey benim başıma gelseydi ben Christy gibi başarılı olamazdım belki ama o mutsuzluğu hayat felsefesi yapmadı . Romanda en beğendiğim bölüm MOTHERANNE kelimesini yazmayı öğrenmesiydi . Annesinin duyduğu heyecan yansımıştı sanki kitaplara evet konuşamıyordu ama ilk defa sol ayağını kullanarak MOTHERANNE yazması ne kadar çok duygulandırmıştır belki annesini . Sol Ayağım – Christy Brown Sol Ayağım Kitabı Hakkında Bilgiler Sol Ayağım Kitap Özeti Sol Ayağım – Christy Brown Sol Ayağım Kitabı Hakkında Bilgiler Kitabın adı Sol Ayağım Orijinal adı My Left Foot Kitabın yazarı Christy Brown Sol Ayağım Olayın geçtiği yer Dublin Sol Ayağım Zamanı Geçmiş Zaman Sol Ayağım Kitabı Ana fikri Çocuklar arasındaki dayanışmanın, sıkı bir arkadaşlığın gücüyle yaşamın zorluklarını alt etmenin güzel bir örneğini vermektedir. Azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz. Hayata olan bağlılığımız ve kendimize olan inancımızla imkânsız gözüken pek çok şeyi başarmamız mümkündür. Sol Ayağım Kitabı Konusu Sol ayağım kitabı, bir oto biyografi çalışmasıdır. Beyin felci geçiren İrlandalı yazar, ressam ve şair Christy Brown beyin felci geçirerek doğmuş, dünyaya geldiğinde Sadece sol ayak parmaklarını kımıldatabilen özürlü ve engelli bir çocuktur. Hayatı idame ettirebilmek için okumayı öğrenmek, bazı şeyleri kendi kendine yapabilmek için bazı zorlukları aşmak zorundadır. Eser beyin felçli olarak dünyaya gelen yazarın yaşadığı zorlukları ve iradesi ile üstesinden gelebildiği güçlükleri konu edinmektedir. Uçan Sınıf Kitabı Karakterler CHRİSTY Irlandalı, beyin felçli doğmuş ve sadece sol ayağını kullanabiliyor . Kitabın ana biridir BAYAN BROWN Christy’nin annesidir. Christy’e hayatı boyunca en iyi bakan kişidir. BAY BROWN Christy’nin babasıdır. Duvar işleriyle uğraşmaktadır. MONA Christy’nin kiz kardeşidir. Her zaman dışarıda dolaşır. TONY Christy’nin ağabeyidir. Ailenin en yaramazıdır. PADDY 23 çocuğun en büyüğüdür. KATRİANA DELAHUNT Christy’e hep yardım eder. Çok güzeldir. DR. WARNANTS Christy’i çocukluğundan beri takip eden doktordur ve onu iyileştirmeye çalışan kişidir. Sol Ayağım Kitap Özeti İrlandalı yazar Christy Brown’un dünyanın en iyi otobiyografi kitaplarından bir tanesi olan Sol Ayağım otobiyografiden öteye daha çok motive edici mükemmel bir kişisel gelişim kitabı da diyebiliriz. Christy Brown’un gerçek hayat hikayesini ve mücadelesini okudukça hayata olan bakışınız değişiyor ve başarmak istediğiniz hedefler gözünüzde daha erişilebilir hale geliyor. Sol Ayağım romanı 16 kısa bölümden oluşuyor ve her bölüm Christy Brown’un hayatından bir macera sunuyor. Beyin felci ile doğan ve bu yüzden doktorların zihinsel özürlü olduğu ve fazla yaşamayacağını düşündüğü Christy Brown’un farklı bir çocuk olduğu annesi keşfediyor. Doktorların ne dediğini umursamadan ve umudunu kaybetmeden oğlu için her şeyi yapıyor. Bunun farkında olan Christy Brown bir süre vücudunu hareket ettiremeden çevresini gözlemleyerek hayatına devam ediyor. Bir gün kız kardeşinin tebeşir ile ödevini yapmasını izlerken içinden bir dürtü ile tebeşiri sol ayağı ile alıp bir şeyler çizmeye başlıyor. Bu annesi dahil herkeste bir şok etkisi yaratır ve annesi ondaki umudu bir kez daha durur. Bunun üzerine annesi ona harfleri öğretmeye karar verir ve Christy Brown ilk olarak sol ayağı ile A harfini yazar. Bir sonraki bölümde Christy Brown sol ayağını kullanarak ve annesinin yardımı ile alfabeyi baştan sona öğrenmesi anlatılıyor. Sol ayağı ile bir şeyler çizmek ve öğrenmek onun hayatında yeni bir sayfanın başlangıcıdır. Christy Brown daha fazlasını ister ve alfabenin ötesinde kelimeleri de öğrenmeye başlar. İlk olarak da annesini yanına çağırır ve ona ilk kelimesini gösterir. Kelime ANNE’dir. Christy Brown hayatını tamamen sol ayağına dayanak yaşamaya devam eder. Fakat onun bağımlı olduğu bir de oyuncağı vardır. O da oyuncak bebek arabasıdır. Onun vasıtası ile birlikte kardeşleri ile her yere gidebilir ve hayatının tadını çıkartabilmektedir. Onu dış dünyaya bağlayan tek şey Hanry adını verdiği oyuncak bebek arabasıdır. Fakat araba eskidir ve bir gün kırılır ve kullanılamayacak hale gelir. Christy’nin hayatı başına yıkılmıştır. Kardeşleri artık onu almadan oynamaya giderler ve o elinden bir şey gelmeden onları öylece izler. Bir süre sonrası annesi Christy’ye yeni bir araba alır fakat hayat artık eskisi gibi değildir. Christy büyümektedir ve çevresinde olanları artık daha iyi algılayabilmektedir. Bir keresinde kendisini aynada görür ve gördüğü pek hoşuna gitmez. Yeni arabasına rağmen Christy artık dışarı çıkmak istemez ve eve daha da kapanır. Yeni yıl gelir ve herkes yeni yıl hediyelerini açar. Christy oyuncak askerler almıştır fakat onun gözü kardeşine hediye edilen boyalara takılır. Onları her şeyden çok ister. Bir gün yalnız başına iken boyaları alır ve boyamaya başlar. Annesi bunu görünce ona yardımcı olur. Christy’nin dünyası bir kez daha değişmiştir. Uzun bir aradan sonra yeniden hayata döndüğünü hisseder. Resim yapmak Christy Brown’un en büyük arzusu haline gelir. Fakat zamanla aşk ile de tanışır. Fakat onun ki umutsuz bir aşktır ve ilk aşk acısını da bu şekilde daha küçükken yaşar. Fakat bundan da vazgeçmez. Mahalledeki Jenny adındaki kıza da aşık olur ve ona bir not gönderir. Notta onun resmini yapmak istediğini söyler ve onu davet eder. Kız buna sevinir ve Christy ile vakit geçirir. Fakat zamanla o da Christy’den uzaklaşır. Beklentileri boşa çıkan Christy tekrardan bir aşk acısı yaşar. Christy zamanla yine içine kapanır. Artık resim yapmak da beklenen etkiyi yapmaz. Karşısına çıkan tedavi imkanlarını kullanmaya başlar. Bir keresinde Fransa’nın yolunu tutar ve kendi gibi bir umut için gelen insanlar ile tanışır. Fakat umduğunu bulamaz. Daha sonra bir doktorun yardımı ile fizik tedaviye başlar fakat bunun karşılığında ondan tek sahip olduğu şeyden vazgeçmesi istenir. Fizik tedavide başarılı olmak için Christy’nin sol ayağını kullanmasını bırakması gerekir. Christy bunu kabul eder ve fizik tedavi başlar. Fakat ev çok küçüktür ve doktor ile Christy rahat çalışamaz. Bunun üzerine yine imdadına annesi yetişir. Zar zor biriktirdiği paralar ile Christy’ye arka bahçede bir ev inşa eder. Annesi yine başarmıştır. Christy bir taraftan tedaviye devam ederken bir taraftan da yeni arayışlar içine girer. Bir gün kardeşi ödev yaparken yazmakta ne kadar zorlandığını görür ve aklına bir fikir gelir. O söyleyecek ve kardeşi onun için yazacaktır. Böylece Christy kitap yazmaya karar verir fakat bir şeyler eksiktir. Bunun üzerine doktorundan yine yardım ister ve doktoru bu kez ona kitap yazmayı öğretir. Böylece Christy kendi otobiyografisini yazmaya başlar. Christy kitabının ilk iki bölümü olan A Harfi ve ANNE’yi tamamlamıştır. Doktorunun da çabası ile bir yardım gecesi düzenlenir ve doktoru bu iki bölümü sahnede okumak ister. Christy ve ailesi çok heyecanlıdır. Christy sahnede, annesi ve babası da en önde yerlerini alır. Doktor iki bölümü okuduğunda herkes çok duygulanır ve onu ayakta alkışlar. Zihin özürlü olduğu düşünülen Christy artık hem bir ressam hem de bir yazardır. “Tüm bu gürültü patırtının ne olduğunu merak eden bir grup heyecanlı çocuğun yanında,tekerlekli sandalyesinin kenarında oturuyordu.” Romanın ilk bölümü,işte böyle başlar. Öylece oturuyordur; çünkü etrafındaki faaliyetlere güçlükle katılabilen, neredeyse çaresiz bir kötürümdür. Buna rağmen, roman başladığında bir çocuk, bittiğinde ise erkekliğin eşiğinde, “Her Gün Hüzün”ün ana karakteridir. Katılmaktan aciz, acılı ve dingin yüreğiyle tekerlekli sandalyesinde etrafı gözler; Dublin’in, oturdukları kenar mahallesine dağılmış, parçası olduğu ailesinin davranışlarını ve duygularını belleğine kaydeder. Burası aslında, 40’lı ve 50’li yıllarda, acılı ve sevinçli günler geçiren Dublin’dir. İhtişamı ve sefaletiyle, arka sokakların ve köhne meyhanelerin hoyrat, acımasız, âlemci ve zinacı Katolik Dublin’i; yaşam adına muazzam bir farklılık. Chiristy Brown, tamamen duygusallıktan uzak yazar. Sözünü sakınmaz, keskin görüşlüdür. Onun, Dublin’in görüntüleri, sesleri, kokuları ve doğal manzaralarıyla ilgili tasvirleri, şimdiye kadar nadiren yapılmıştır. Onun karakterleri, yaşam ateşi ile yanar. • • • Christy Brown, sadece on üçü hayatta kalabilen yirmi iki çocuklu bir ailenin çocuğuydu. Doğuştan zihinsel bir felçle dünyaya geldi, kullanabildiği tek uzvu sol ayağı oldu. Londra’ya yaptığı birkaç ziyaret ve bir kez yaptığı Amerika seyahati dışında, tüm yaşamını Dublin’de geçirdi. *** BİRİNCİ BÖLÜM Tüm bu gürültü patırtının ne olduğunu merak eden bir grup heyecanlı çocuğun yanında, tekerlekli sandalyesinin kenarında oturuyordu. Hepsi, paralarını ödedikleri bez çadırın ve üzerinde cicili bicili harflerle “Resim Galerisi” yazan afişin asılı olduğu kapının öte tarafında duran, üç alçak metal kutunun etrafında toplanmışlardı. Daha önce hiç karnavala gelmediği için heyecanlıydı. Gürültü, toz, müzikhollerin gösterişli ezgilerini çalan laternalar; üstü başı yırtık pırtık müzisyenlerin kollarına bacaklarına tırmanan, öfkeyle bağıran, kahkahalarla izleyiciye fıstık ve muz kabukları atan kırmızı kurdeleli maymunlar; Sırra Kadem Basan Kadın ve Falcı Madam Makura ve Dünyanın En Küçük Adamı’nın parlak renkli çadırı; ışıklar saçarak çember oluşturan fişekler ve dönen zincirli salıncaklar; atış poligonu ve piyango çadırları ve çarpışan otoların tepesinde nahoş çığlıklar atıp gürültüler çıkaran neşeli genç kızların rüzgârda uçuşan çan etekli elbiseleri, erkek çocukların ve genç adamların gülüşmeleri, göz kırpışları, açık saçık el hareketleri. Tüm bunlarla kendinden geçmiş halde öylece oturmuştu. Erkek kardeşlerinin hepsi “Yol verin!“ ve “Geçmemize izin verin bayım!” diye bağırarak onu kalabalığın içinde sürüklediler ve diğer çadırlardan epey uzakta, yerel kilise binası için para toplanmasına yardımcı olmak için düzenlenen karnavalın kurulduğu alanın neredeyse sınırında bulunan şu “Resim Galerisi”ni buldular. Kapıda duran pasaklı adam ona pis pis sırıttı ve neredeyse muzip bir işaret yapacaktı ancak oğlanların sert görünüşlü ve bazılarının yaşına göre çok uzun boylu olduğunu fark edince hafiften gülümsedi. Kardeşleri onu çadırın loşluğuna doğru ittiler ve artık orada, unutulmuş bir şekilde oturuyordu çünkü oğlanlar heyecanla, tuhaf parlak yeşil bir ışık saçan, makine gibi görünen acayip kutuların etrafına akın ettiler. Makinelerin yanlarında, çocukların tepedeki açıklığa bakarken yavaşça çevirdiği kollar vardı. Oğlanlardan bazıları çok sessizdi, dalmışlardı, seyrederken kendilerinden geçmişlerdi; diğerleri ıslık çalıyorlar, kahkaha atıyorlar ve “Şuna bakar mısın?” ve “Şu karavandaki bebeklere bakın!” gibi müstehcen haykırışlarla, biraderlerinin kalçalarına ve sırtlarına vuruyorlardı. Bir süre sonra büyük kardeşi geri döndü, elinin eklemleriyle gözlerini ovuşturdu ve gözlerini indirip ona düşünceli baktı; daha sonra ona pis pis sırıttı ve tekerlekli sandalyesindeki kardeşini makinelerden birine doğru itti. “Tanrım, hayır!” diye haykırdı, en büyük kardeşi Jem; Tony’nin edepsiz niyetini hissedince panikle o tarafa koşturdu, güven veren şişman yüzü gerçek bir korku sergiliyordu. “Kötürüm birine pis resimler gösteremezsin!” Diğerlerinin hepsi güldü; Tony, Jem’i iterek yere serdi, sonra da sakat kardeşini omzuna kaldırdı. Oturduğu geniş omuz çıkıntısından “resim kutusu”nu net bir şekilde görebiliyordu ve gördüğü şey karşısında şaşırdı. Tony yan taraftaki kolu çevirip kontrolü ele geçirince, tamamen kusursuzca tanımlanmış ve resmedilmiş, minyatürleştirilmiş küçük bir dünya, kırpışıp belirsizleşmeye başladı ve nihayet kutunun, oldukça naçizane ve beklenmedik bir biçimde gizlenmiş, dört tarafı paslı metallerle çevrilmiş sihirli Pandora kutusunun, ışıklı dibine bağlanmış küçük dikdörtgen ekranı üzerindeki odakta asılı kaldı. Çocuk büyülenmişti; her şey bilinç ve algısının sınırlarından koptu ve önünde açılan harikulade, peri masalı, küçük evrensel dünyayı seyrederken, içinde kayboldu. Sanki cumartesi öğleden sonrasında yerel sinemada olmak gibi bir şeydi -halk arasında “Kameriye” olarak bilinirdi ve ne bir çiçek, ne bir çalı, ne de bir bitki bulunduğu için yerel mizahın bir örneğiydi. Sadece burası daha iyiydi, daha çekiciydi çünkü ekran küçüktü ve her şey çok sessizdi ve izleyicinin kaba saba gürültüsünden çok uzaktı. Öyle ki, o tek başına bir izleyiciydi; hayatın içine sıçrayan, aklını aşağılara sürükleyen ve tıpkı bir mıknatıs gibi üzerine çeken, küçük parlak ekrandaki küçük açık seçik performansın yegâne seyircisi. Bir kadın yatağa girmeye hazırlanıyordu; başka bir deyişle, üzerindekileri teker teker çıkarıyordu, yavaş yavaş, oldukça zarif bir biçimde, minicik giysilerinin her parçasını, görüntü dışına atmadan önce, parmaklarının ucuyla incelikle tutuyordu; çocuk yabancı ülkelerde insanların bu şekilde yatağa girdiğini hayal etti. Sanki komik bir şeyler düşünüyormuş ya da özel bir şakanın keyfini çıkarıyormuş gibi sürekli gülümseyen ve kendi kendine yapmacık bir biçimde sırıtan kadın balıketliydi, kafası kıyak gibi görünüyordu. Hareketleri tıpkı bir balerin gibi düşsel, telaşsız ve melodikti; her mimiğiyle adeta süzülüyor, sallandıkça dalgalanıyor ve hafif gerçekdışı, mahcup bir yorgunlukla kendini soyarken, siyah ipeksi giysilerini inci gibi bedeninden çıkarırken, neredeyse odadan dışarı taşıyordu. Daha sonra görüntü sallanıp, bulanıklaşıp, odaktan çıkarak çocuğun canınıı sıktı. Vücudunun geri kalanından daha büyük kafasıyla ve Picasso tarzı gerçeğin çarpıtılmasıyla kadın, bir çizgi roman karakteri gibi göründü. Bu onu eğlendirebilirdi ancak şu anda kadını gerçekte olduğu gibi görmek istiyordu çünkü kafasında ya da kafasının en uzak köşesinde tuhaf bir şeyler oluyordu; belirli bir anı yukarı, düşüncelerinin üzerine çıkıyordu ancak daha kavrayamadan, tanımlayamadan, çoğu zaman bu tür şeylerin saklı kaldığı yeraltı mağarasına fırladı gitti. Onu hâlâ omuzlarında rahatlıkla taşıyan Tony, kontrol kolunu sabitlemeye yetecek bir süre için biraderleriyle şakalaşmayı kesti ve görüntü, çocuğun arzulu bir şekilde seyretmesine, her şeyi net ve müdahale olmadan görmesine olanak sağlayan eski derinliğine ve simetrisine geri döndü. Kadın bir yana doğru dönmüş, ayakta duruyordu; şu anda sadece siyah iç çamaşırının içindeydi ve göğüsleri gururlu bir biçimde öne doğru fırlamıştı. Çocuk terlemeye başladı. Yine o cezbeden, eziyet eden anı aklına geldi; daha önce ne zaman ve nerede ve neden böyle hissetmişti? Kadın üzerindeki ipeksi çamaşırı yukarı kaldırmaya başladı, başının üzerinde tuttu; çocuk, kadının belkemiğinin kökünde, kıvrımlı butlarının üzerindeki çukuru gördü… Ve hatırladı. Altı kardeşiyle, arka odanın köşesinde yere yayılmış hasır döşekte uyuyorlardı; annesi bu döşeğe, çocuğun gülmesine neden olan “Paliass” adını vermişti. Kulağa, dost canlısı bir eşek gibi geliyordu. Her zaman olduğu gibi, iki sıcak bedenin arasına rahatça sokularak, en konforlu pozisyonu almayı garantilemişti ve burun deliklerinde o çürümüş kokuyu alana kadar yeterince rahattı. Birisi gaz çıkarmıştı ve o, suçlunun kim olduğunu biliyordu; bu nedenle Pete’in sırtından bir et parçasını yakaladı ve Pete homurdanıp ve lanet okuyup, uykusunda dönüp kıvranana kadar, ayağının başparmağı ve ikinci parmağı arasında tüm gücüyle sıkıştırdı. Anne, Pete’in bu kadar çok gaz çıkarmasının nedeninin “gaz sancısı” olduğunu ve ona sinameki otu ve “gaz sökücü ilaç” verdiğini söylerdi. Cumartesi gecesi her zaman için sinameki otu gecesiydi; bu otun, çocuğun asla yerini tam olarak belirleyemediği ya da açık bir şekilde anlayamadığı ancak karın bölgesinde bir yerlerde olduğunu ve tuvalette harekete geçmezlerse acılara neden olduğunu bildiği bağırsaklara çok iyi gelmesi gerekiyordu. Bu yüzden, kendi kafasında bağırsaklarla tuvalet arasında bir şekilde bir bağlantı vardı ve günün birinde altındaki tuvaletin derinliklerine bakıp, aldığı sinameki otu yapraklarının zorlamasıyla birbirine karışmış bağırsaklarının kendisinden söküldüğünü görmekten sürekli korkuyordu. Gaz çıkarma alışkanlığının karşılığında Pete’e, insanlar tarafından, aynı zamanda korkak anlamında kullanıldığı için Pete’in öfkesine neden olan, “Windyl” lakabı takılmıştı, ancak kardeşi, genellikle ağzı yerine ikna edici yumruklarıyla konuştuğu için, asla böyle adlandırılamazdı. Cumartesi gecesi aynı zamanda, en büyük kardeşi Jem’in, elinde buharı tüten siyah bir birayla geldiği gündü. Jem yeni yeni içmeye başlamıştı, henüz acemiydi ancak öğrenmeye hevesliydi ve bu işi ikinci bir meslek haline getirmiş babaları kadar alışkın değildi. Babaları on iki yaşından beri, biranın yarım litresinin bir buçuk peni, üç yarım pens olduğu zamanlardan beri içiyordu; bu nedenle genellikle kuryelikten kazandığı bir şilinin “boyunduruğundaydı”. Babaları, damarlarında kan yerine alkol dolaştığını söylerdi; bu çok tuhaftı, viski ve biranın babasının damarlarında tıpkı kızıl sıcak lav gibi köpürdüğünü ve tısladığını hayal edebiliyordu ve onun bazen çok vahşi görünmesinin ve davranmasının, gözlerinin bir bitki sapının ucundaymış gibi pörtlemesinin ve kayıp bakışlarının nedeninin bu olduğunu düşünüyordu. Ancak Jem henüz on sekizinde bile değildi ve babasına yakalanmanın ölümcül korkusuyla, arkadaşlarıyla gizlice içerdi. Böyle olunca her cumartesi gecesi, çoraplı ayaklarıyla, merdivenleri sallana sendeleye çıkar, babasının ön taraftaki yatak odasında, yanındaki sandalyede siyah ağır kemerin durduğu yatağında, belki onu dinlediğini hatırlayana kadar, muhtemelen kendi kendine bir şarkı mırıldanmaya başlardı. O cumartesi gecesi de istisna değildi. Jem geldi ve bir eliyle botlarını tutup diğer eliyle tırabzanı yoklayarak karanlık merdivenlerden çıktı, yorgunluktan ve aşırı biradan ağır ağır soluk alıyordu; sürekli hıçkırıyor, kendi kendine af diliyor, kendini fısıltıyla yatıştırarak monoloğunu sürdürüyordu “Sarhoş değilim baba. Tanrı kadar gerçek bu, sarhoş değilim, böyle bir şey yapmam, sadece birkaç şişe, o kadar, sarhoş değilim baba, Tanrı kadar gerçek…” Jem becermişti; midesi kalkıp onu titretmeden önce arka odaya gitmeyi ve o siyah biralı safrayı pencereden dışarı boşaltmayı tam zamanında becerdi -sinsi sinsi dolanan erkek kedinin şehvetli ruhunu ıslatarak. Kedi öfkeli bir şekilde cıyaklayarak ve acı acı bağırarak kaçtı. Jem odaya dönüp tökezledi ve iyi ütülenmiş takımının içinde “sabahleyin söz vermek”le ilgili bir şeyler mırıldanarak ve geveleyerek, ağzının ve burnunun üzerine düştü ve kısa zamanda horlamaya başladı. Odada, köşenin en dibine itilmiş, üç büyük kız kardeşin yattığı iyi bir yatak vardı. İkisi uyuyordu; sabah “mesaj almak” için kiliseye gideceklerinden ve anneleri Tanrı karşısına çıkarken temiz ve derli toplu ve düzenli görünmek konusunda kuralcı olduğundan, kilitli kapının arkasındaki kilerde yıkanmışlar, saçlarını örmüşler ve dişlerini temizleyip, el ve ayak tımaklarının arasındaki pislikleri çıkarmışlardı. Yaşı yirmi civannda olan en büyükleri Lil, diğerlerinin söylediğine göre, “istikrarlı” gidiyordu ve henüz gelmemişti. Geç saatlere kadar dışarıda kaldığı için sık sık kemerle dövülmesine karşın, çok nadir erken gelirdi ve dışarı çıkmadığı gecelerde bile, babası yatağa gelmesi ve daha fazla ışık harcamaması için ona bağırana kadar aşağıdaki mutfakta oturup saatler boyunca aşk romanlarını ve romantik dergilerini okurdu. Babası bir gece önce, annelerinin açık saçık olduğu için evlerine uğursuzluk getireceğini söylediği, Rüzgâr Gibi Geçti adındaki büyük, kalın bir kitabı okurken görmüştü onu. Kitaba bir göz atmayı düşünebilirdi ancak kimse onu böylesine büyük bir kitapla göremezdi ve kiliseye kabul edilmeye hazırlanmak adına sadece dinî öğretileri okuması gerekiyordu. Dinî öğretilerini çok sıkıcı buluyordu ancak annesi bunun kendisini kutsal hissettireceğini söylüyordu. Okudu, okudu fakat kendini asla kutsal hissetmedi. Fakat sonra, kendini kutsal hissetmenin ne olduğunu bilmediğini fark etti. Muhtemelen bu onun için havuda süzülmek ya da buna benzer bir şey anlamına geliyordu ve büyük bir gürültüyle yere düşeceğinden emin olduğu için bu ona hiç cazip gelmedi. Çocuk asla kolayca uykuya dalamazdı. Diğerleri horul horul uyuyana kadar, dön tarafı sert ahşapla çevrili eski tekerlekli sandalyesinden görülecek fazla bir şey yoktu. Bu yüzden, karşıdaki evler, otobüsler, arabalar, sokakta oynayan ve koşan çocuklar dışında ön pencereden de görülecek fazla bir şey olmadığı için, gördüklerinden çok hissettiği birçok şeyi düşünerek, geceyi uyanık halde yatakla geçirirdi. Bazen gökyüzünde büyük bir kükreme olurdu ve yukarı bakar, oradan geçmekte olan bir uçağı görürdü ve uzakta koyu bir leke olup sonra da kaybolana kadar seyrederdi onu ve saatlerce bununla ilgili hayal kurardı; dünyanın tepesinde, içinde taşıdığı insanları ve havada bu şekilde nasıl durduğunu ve nereye gidiyor olabileceğini düşünürdü. Günün birinde bir uçağın içinde olmayı isterdi, pürüzsüz bulutların üzerinde, yemyeşil kara parçalarının önünde açıldığı ve yoğun bir şekilde mavi ve sonsuz gökyüzüne havalanmanın nasıl bir şey olduğunu düşleyebiliyordu. Bunu Tanrı’ya yakın uçmak gibi bir şey olarak hayal ederdi ve eğer gökyüzünde bulunan bir delik varsa, bu şekilde cennete girmek mümkün olabilirdi, tıpkı kapatılmamış bir pencereden ya da çatıdaki bir aralıktan içeri girmek gibi. Belki de insanların çoğu cennete bu yolla girmişlerdi -hırsızlar gibi. Bu gece uykusu gelmeyecekti; iki erkek kardeşinin arasında yatmış, uyumak için dua ediyordu ancak bir türlü uykusu gelmiyordu. Pencerenin üzerindeki yıpranmış dantel perdelerin arasından, kenarları aynı şekilde yıpranmış büyük yumuşak bir bulutun altından geçen, gümüş yarım bir taç biçiminde, su altındaki tuhaf biçimli bir balığı andıran ya da isli bir camın arkasından görünen bir şekle benzeyen bir bulutun altından giden, bulutlu resiflere ve gölcüklere girip çıkarak süzülen sedefimsi bir kuğu gibi olan ayı görebiliyordu. Ayı seyretmeyi seviyordu, soluk karakalem çizgilerini görebiliyordu, sanki birileri onun parlayan yüzeyine bir şeyler çizmeye başlamış, sonra da bu oyundan sıkılmış ve bırakmıştı Çizgilerin desenini izleyebiliyor ve kendine ait resimler çıkarabiliyordu; ay ona, engin, koyu mavi bir denizde yüzen kocaman, yuvarlak, boş, beyaz bir süt köpüğünü ve yıldızlar da, o aynı bölgedeki daha küçük kabarcıkları hatırlatıyordu. Aya oldukça yakın, çok parlak kızılca bir yıldız fark etti ve her zamanki gibi kaskatı kesilip terlemeye başladı; çünkü ikisinin birbirine çarpması ve korkunç çarpışmayla gökyüzünü ateşe vermeleri an meselesiymiş gibi görünüyordu. İzlemektense, hemen kafasını yatak örtüsünün içine gömdü ve gözlerini sımsıkı kapattı; orada her şey tamamen karanlık, yoğun ve dardı; sanki birisi ellerinin eklemleriyle gözlerini ovuşturuyor, onları üzerinden itekliyor, gözbebeklerine baskı yapıyor, onların acımasına neden oluyordu. Hava almak için dışarı çıkıp, yıldızın ayı güvenli bir şekilde geçmiş olması için dua etti. Uyudu; derin, düşsüz bir uyku ve saatlerce ya da dakikalarca sonra uyandığında, zihni berrak, duru ve açıktı ancak düşünce ve anılardan arınmış olarak boştu; herhangi bir eşyası olmayan, iyice temizlenmiş boş bir oda gibi. Bu berrak boşluğun içinde, yumuşak ve karanlık bir şey dolaşıyordu; dışarıdaki gece gökyüzünün aydınlığı karşısında aklına hafifçe ancak berrak, kesin olarak belirlenmiş, iyice yer ederek düşmüş bir şey; pencerede bir şekil. Mükemmel silueti, havaya kaldırdığı kolları, arkasına düşmüş saçları, ay ışığının altındaki çıplak yumuşak omuzlarıyla kız orada duruyordu; uzun zamandır pencerede durmuş bakıyormuş gibi iç geçirdi, hareket etti. Siyah ipeksi kombinezonu, kafasından yukarı sıyırdığında hışırdadı ve köşenin girintisinde gölgelenmiş olan yatağın kenarına oturdu. Anlam veremediği şeyin kendisine çektiği gözlerini uzaklaştırmaktan aciz ancak kalbi ateşler içinde atarak, kızın alçak sesle şarkı mırıldanıp kollarını arkasına götürüşünü gördü. Tüm bedeni aniden alevlendi ve şakaklarındaki büyük uğultuyla, kızın solgun göğüslerinin koyu saten kubbelerin içinde belirdiğini gördü. Kız biraz öne eğildi, sutyenini attı ve körpe göğüsleri parladı; dantel desenli perdeler kızın vücudunda salınıyordu, meme uçları kar üzerindeki karadullar gibiydi. Bıı, her şeyi tamamen sessizlik ve kendi doğasının karmaşası içinde izleyen çocuk için, güzellik ve mükemmellik ve dehşet anlamına geliyordu. Kız hâlâ hafifçe kendi kendine şarkı mırıldanıyordu ancak sessiz neşesinin içinde, çocuğun adeta derin bir acıya, bir hayvanın acısına benzeyen iniltisini yakaladı. Hızlıca çocuğun yattığı yerin yanına gelip diz çöktü, bir eliyle elbisesini üzerine tuttu ve diğeriyle çocuğun alnına dokundu; kötü bir rüya gördüğünü düşünerek onu yokladı. Çocuk ona bakmaya cesaret edemedi. Boğazında duran, tıpkı safra gibi yakan tükürüğü yutamıyordu; içinden, gitmesi ve onu yalnız bırakması için kızı şiddetle lanetledi. Ertesi gün ve ondan sonraki günler kız kardeşine bakamadı ya da onun gözlerindeki bilmece gibi sorgulamayla karşı karşıya gelemedi ve bunun nedenini bilmiyordu. Ve sirk çadırının içindeki minyatür ekranda soyunan kadına bakınca, bunun gibi acı, coşku, suçluluk duygularını nerede ve ne zaman hissetmiş olduğunu hatırladı ve bu onun içini yaktı. Dahası, algılaması zor bir haz, lezzetli, yasak bir heyecan kattı. Kadın, üzerindeki son ipek parçayı da çıkarıyordu; acının ve zevkin dalgası gözlerinin önünde yüzdü ve dans etti. Sonra çıplak kadın yavaş yavaş döndü… Ekran karardı, tamamen bomboştu. Ağabeyi kontrol kolunu bıraktı ve sert bir şekilde onu tekerlekli sandalyesine oturttu. Diğer oğlanlar nereye bakacaklarını bilemeden, elleri ceplerinde, ıslık çalarak, hiçbir şey görmemiş gibi görünmeye çalışarak öylece duruyorlardı. Ağabeyi tepesinde duruyordu; uzun boylu, azimli, güçlü bedeniyle ve dimdik… İşte o an ağabeyinden nefret etti; az önce onun utancına ve suçluluğuna tanıklık etmiş olan diğerlerin —- l Gaz Yapan

sol ayağım 2 kitabının özeti